Sen Yoktun, Aklıma Neler Geldi

SEN YOKTUN, AKLIMA NELER GELDİ...


Merhaba,
Kahvaltıdan sonra sana yazma gereksinimi duydum. Çünkü iki haftayı aşan bir süreden beri sürekli kaçıyorsun.
Kaçışın mutlu bir ortamda oluşundan dolayı ise ne güzel… Yok, acılarla savaşıyorsan ya da acılara sığınmışsan benim acılarımı kat kat katladığını bilesin.
İnsan bazen kendisi ile baş başa olmak, kendisini dinlemek ister. İnsanın kendisini dinlemesi de o kadar kötü bir durum değil, ancak felsefeye fazla dalmamak gerek. Felsefeye dalmak işleri çatallaştırır, çıkmazlar baş gösterir hatta derinleşir.
Yöremizdeki türkülerden birinde, “Yol ikidir hangisine gideyim” diye bir söylem vardır. İki seçenekten hangisini seçeceğine bir türlü karar veremeyenler için söylenmiştir. İki seçenekte zorlanan insan üç, dört, hatta daha fazla seçenekler olduğunda daha da zorlanır. Beyin zorlandıkça vücudu da zorlar, çıkmazlar, çözümsüzlükler kendisini daha da belli eder, artar da…
Diyalektik akış her zaman olumsuz olacak değil ya; gelişmeler bazen de “istediğimiz” gibi olur. O zaman mutluluk tavan yapar. Oysa diyalektik akış istediğimiz gibi değil, “olduğu gibi”dir.
“Mademki ben bunları yaşadım, yaşıyorum ve de yaşayacağım; o zaman her şeyi olağan karşılamam gerekir” diye düşünmeli insan. Bu durumda daha sakin, daha sağlıklı düşünme, eylem yapma ve değerlendirme yapma olasılığı artar.
Nazlı Nur Yılmaz adlı şair ve ressam arkadaşım ile sanırım 2005 yılında tanışmıştık. Resim sergisine gitmiş, haber yapmış ve şiirlerinden bazılarını bana gönderdiğinden kitap basılacak biçimde düzenlemiştim. Hatta kitap kapağı tasarımlarım olmuştu. Görüşmeler yaptık ve karar da verdik, ancak bu kitap bastırma işi bir türlü olmadı. Yıllar önce yaşadığı sorunlar yetmiyormuş gibi gününü çoğunu hastanelerde geçirmesi de başlı başına bir sorun idi. Üç dört yıldan beri görüşemiyoruz ve bir yılı aşkın bir süreden beri de konuşamıyoruz. Kısacası iletişimimiz kesildi.
Düz şiir (mensur şiir) denince Şemsi Belli, Nazlı Nur’un da “Sen yoktun” şiiri aklıma gelir.

SEN YOKTUN


Çamurlu sokakların ıslaklığına, içimde depreşen duyguların kasvetine basa basa yürüyordum. Simitçilerin, kitapçıların, müzik marketlerde çalınan o en sevdiğimiz türkünün aynısını, bizi uçuran, içimizi göçüren o en acı, o en tatlı ahengine bir sigara yakıp, seni kalbimin derinliklerinde yaşayarak ve kalabalıkların ilgisizliğine karışıp yürüyüp gittim. SEN YOKTUN

Yüksek binalar üstüme çöktü, gökyüzünün ağırlığı altında ezildim, arabalar üstümden geçti. Bir kör kurşun sinsice arkamdan vurdu. Sonra atıldım, satıldım. Uykularda bunları gördüm ben! Sıçrayarak uyandığım rüyalar gördüm. SEN YOKTUN

Gündüzleri ayakkabı boyayan, mendil satan, tiner çeken çocukların, geceleri bankamatik kulübelerinde, kömürlüklerde, bodrum katlarında birbirlerine sarıldıkları gibi, sıcak bir evi tanrılaştırdıkları gibi… Bu soğuk duvarlar arasında işte bu köşede uyudum. SEN YOKTUN

Belki diyecektin, belki de bunların hiçbirini söylemeyecektin. Belki de ben anlatmadan sen anlayacaktın. Evet, ben anlatmadan sen hep fazlasını bilecektin, anlayacaktın. Ben de bunun rahatlığını yaşayacaktım. SEN YOKTUN

Bir kadehte sarhoş olacağımız bir gece olacaktı, bir fıçısında seni azar azar lütfettiğin bilgeliğinden yararlanacaktım. Sendelemeyen muhabbetimiz olacaktı. Sen konuşurken ben sarhoş olacaktım. Unutma ben seninle konuşurken kafam hiç ayık olmuyor zaten, konuş diyecektin, diyemedim. SEN YOKTUN

Ve belki de umarsız sokağa bırakacaktık kendimizi, sen edebiyat kurallarını ateşe verecektin. Ben kalıplarla kurgulanan bu benliğimi… Sokağa öyle çıkacaktık. “Ne fark eder birlikteysek” diyecektik. İçimizde palazlananözgürlük nehrinin seline bırakacak, boğulmamak için hiç bir çaba sarf etmeyecektik. Ölüm de ne ki canını yakar insanın, yakarsa yaksın biz zaten birlikte olmadık mı ölüydük diyecektik. Birlikte diyemedik. SEN YOKTUN

Biz diyecektik. Biz ikimiz ne sen ne ben sadece ikimiz diyecektik. Şimdi yoksul bir yanım kanıyor, o bir yanım ki sevdalı, bir yanım üşüyor, bir yanımı bölmüşüm kanıyor, o yanım acıyor, acıtıyor o yanımı, boğazıma ham lokma gibi oturdu, ayrılık kusamıyor susuyordum, sana sesleniyordum, duyuramıyordum. SEN YOKTUN

Ve ben de yudumladım gurbet şarabını. Uzak iklimlerin kimliğini, kavruk yüreklerin çığlığına ve gidenlerin küfürlerine savuşturuldum. Çoktandır beklerlerdi beni bu kapıda. Son çıkışımdı, son arzumdu diye dönüp geriye baktım. Rengini unutamadığım gözlerin neredeydi? Yoktu. Son bir kez sarılıp elveda diyecektim. Diyemedim. Yoktun, yoksun işte yok… SEN YOKSUN


Nazlı Nur YILMAZ, Ankara, 1999

İşte böyle…
Galiba uzaklaşmak aratıyor.
Sen yokken, aklıma neler geldi, bir bir yazdım.


Süleyman ÖZEROL

21 Ekim 2015, Ballıkaya

21 Ekim 2015, Radikal Blog



Yorumlar

Popüler Yayınlar