Senin O Yıllarda Yaşadığın Kenti Anlatıyordu

Senin O Yıllarda Yaşadığın Kenti Anlatıyordu

Merhaba,

Bir şiir vardı karşımda, bir İstanbul şiiri. Bana hitaben yazılmış olup, senin o yıllarda yaşadığın kenti anlatıyor, şu dizelerle de bitiyordu.

Gönlümün kırıklığını onarsam yanında
Biraz içimi döksem sana, ağlasam…

Hani demiştin ya; “Sanki benim yaşamımı anlatmışsın.” Onun gibi değil elbette; daha da güzel… Duygular o kadar güzel serpiştirilmiş, Sözcükler o kadar güzel yerleştirilmiş dizelere. O kadar güzel kurgulanmış serbest bir şiir… Kıskanmadım desem yalan olur.
“Tamam” dedim kendi kendime; “Tamam artık, bana gerek kalmadı bu kadar güzel yazdığına göre. Artık kendi kendine güvenmeli, kendi kendine hareket etmeli, Yaşamında ve yaptıklarında özgür olmalı, kendi benliğini haykırmalı” dedim. Kırılması pahasına da olsa benden kopmalıydı. Onun için de ne kadar aykırılıklar, zıtlıklar, çelişkiler varsa doldurdum mektubuma. Sanki tuz biber oldu. Hata duygusallık korkumu ekledim…
Önceleri yanıt yazarken daha çok kendi iç dünyasına göre yazarken bu kez doğrudan yanıt verdi. Duygusallıktan sıyrılıp daha gerçekçi hareket etmeye başladı. Damarına basmış, tepkisini oraya çıkarmıştım. Bir yandan ise yalnız bırakmıştım. Yirmi yıla yaklaşan süredeki tanışıklığımızı, beş yıllık yazışmalarımızı bir anda kesip atmak kolay mıydı benim için. Elbette ki hayır… Ancak bir süre kendi yaşamına kendi yön versin, kendi ayakları üzerinde durabilsin istemiştim.
En çok istediğim şey onu sanatıyla ilerlemiş görmekti. Arguvan Türküleri ses yarışmasında dereceye girmesi, güzel şiirleri beklentilerimin göstergesiydi. Durmadan kendisine “yaz” derken kalemini, “türkü söyle” derken sesini iyi kullanmasını amaçladım. Onun zarar görmesini ister miydim? Uygulamaya çalıştığım senaryo bütün bunlarla birlikte bağımsızlığına kavuşması içindi. “Kendimden koparma” senaryomu uyguladım ve tuttu. Tutmasına tuttu ama tepkisi de beklediğim gibi oldu. “Bir daha yazmayın bana; size yazmayacağım, kendim yazacağım, paylaşmayacağım” diyordu. Demek ki yazmaktan vazgeçmeyecekti, bu da benim için önemliydi…
Kendince bir kırılma yaşadı mutlaka. Ben zaten geçen yıl kırılmıştım, ikinci kez kırılamazdım… Yarı yaşımda ve çocuğum yaşında, üstelik arkadaşımın kızı olan birinin beni geçen yıl yaralaması yetişti de… Geçen yılki sorularıma bile yanıt vermemişti. “Ben böyleyim”, “Beni biliyorsunuz”,” beni tanıyorsunuz” gibi yanıtlar yetmiyordu. Kızımdan daha çok iletişimim olan, kızım kadar değer verip sevdiğim ve düşündüğüm birinin özel yaşamı da olmalıydı elbette. Arkadaşı, sevdiği, yaşamı paylaşmak-evlenmek istediği birileri olmayacak mıydı? Babası yaşında birileri ile sorunlarını paylaşmak yerine gerçek yaşamla yüzleşmeliydi. Mantıklı birisi olarak görmüştüm kendisini, sanal bağımlılık ona yakışmazdı. Yaşamı gerçeğiyle görmeli, yaşamalı, değerlendirmeliydi. “Ayakları üzerinde durmasını istiyorum” derken bütün bunlarla birlikte ağır ve emin adımlar atmasını da istiyordum. Bu adımlarında da doğrudan müdahale yerine geriden destek olmayı amaçlıyordum. Eğer müdahaleci olursam, ileride “günah keçisi” olarak değerlendirilebilirdim.

Nasıl bir yol izleyecektim?
* Hakkında haberler yapacağım, yaptıracağım.
* Hakkında tanıtıcı yayınlar yapacağım, yaptıracağım.
* Söyleşiler yapılmasını sağlayacağım.
* İstanbul’da bulunan arkadaşlarımın yardımcı olmasını sağlamaya çalışacağım.
* Arguvan ve Köyleri Eğitim Kültür Vakfı’nın yardımcı olmasını sağlamaya çalışacağım.
* Hekimhan siteleri, gazeteleri ve derneklerinin yardımcı olması konusunda çalışacağım.
* Malatya ve Hekimhan müzik kültürü ile ilgili çalışmalarda yer almasına çaba göstereceğim.
* Ve daha başka…

Bütün bu duygu ve düşüncelerim doğrultusunda hareket etmeye karar vermişken, yaklaşık bir aylık bir aradan sonra yazdığımda bağımı keseceğimi bildirdim. “Kesebilirsiniz” deyince de bir süre yazmadım. Çünkü kendisi de, “Artık yazmayacağım, kendime yazacağım” demişti. Başta babası olmak üzere bazı dostlarımın, “yazmalısın, yardımcı olmalısın” önerileri doğrultusunda yazdım. Doğrudan yanıt vermesini bir değişim-gelişim olarak gördüm. Her ne kadar hırçınlık derecesinde, hatta hakaret-tehdit edercesine yazmasına karşın, sözlerini daha dikkatli seçmesini belirtmekten başka bir tepki göstermedim.
İletimin birinde dayımı kaybettiğimizi, bu nedenle köyde olduğumu belirtmeme karşın umursamaz tavır göstermesi, başsağlığı bile dilememesi ne kadar kızdığının; “Beni rahatsız etmeyin” söylemini durmadan yinelemesi ise ne kadar “rahat” olduğunun göstergesiydi! Oysa kimseyi rastız etmek gibi bir düşüncem yoktu. Tam tersine kendisini özgür ve rahat bırakmayı düşünmüştüm. Ama yalnızlık duygusunu da yenmesini isterim. Gerçi ayrılıklar yaşamın bir parçası… “Paylaşmayacağım” dese de toplumsallığa, diyalektiğe inanan bir birey olarak dostlarımı yalnız bırakmam. Dostlarım yeni arkadaşlıklar-dostluklar kurduğunda ise bunu bozmamayı, çekilmeyi de bilirim. Yaptığım da buydu aslında…
Sevgili dostum, işte haket bu…
Nedense bahar bana yaramadı. 2005 sonbaharında “özlemim bahara kalsın” demiştim ve bu ta 2008’e sarktı. Derken bir de roman denemesi oluşturdu. Özlemimin sonbahara kalmasıyla birlikte saçlarıma da aklar düştü. “Abi” diyenler artık “amca” demeye başladı. Yaşlanıyoruz dostum, doğal akış işliyor. Gel gör ki görünüm her şeyi değiştirmiyor…
”Başkalarını mutlu edebilme mutluluğu” gibi bir felsefeyi yaşama geçirmeye çalışırken bunlar olmuştu…
Yirmi sekiz yaşında okul müdürü iken yanımda çalışan öğretmen beni tehdit etmişti beni. Şimdi de yine bir öğretmen “Sakın karşıma çıkma!” diyor… Nasıl çıkardım karşısına? Nasıl içinde kopan fırtınaların alevinden kendimi koruyabilirdim? Bunu bile bilmiyorum. Bilemiyorum dostum, bilemiyorum. Ve de iki katı daha enginim ve iki katı kadar daha da boynum kıldan ince…
O artık bir şair, bir sanatçı…
Bense taşralı bir gazeteci parçası…
Üstelik onun gözünde “kötüyüm”, hem de çok kötü.
Su bentleri gibi gönül bentlerini de yıkan benim.
Hep gönülleri kırar, onarmasını da bilemem!
Ama yine de bilirim hal hatır sormasını, özür dilemesini,
Ama sevmem tehdit edilmesini.
Bunun için istedim ya sözcükleri daha dikkatli seçmesini…
En sevmediğim şeylerden biri ayrılık…
Bunca yıllık arkadaşlığın, dostluğun, paylaşımın bir “deneme” ile bıçak gibi kesilip atılması sonucu “elveda” gibi yaşamda hiç kullanmadığım ve sevmediğim bir sözcüğü kullandım. Demek ki “elveda” demek de varmış yaşamda. Demek ki bu sözcükle bu kadar değerli olgular bile sonlandırılabiliyormuş? Ben bu olgulara değer veren bir birey olarak tek bir 'elveda'nın olacağına inanıyorum; o da yaşamın sonunda... Benim dostluğum ise yaşamım boyudur…
Değerli dostum, bunu sen de çok iyi biliyorsun;

“Dostluk insanlık kardeşlik
Birbirine eder eşlik
Varlıklar olmuşlar bebe
Dünya sallanmakta beşik”


Engin olmayı affediciliği, sorgulayıcılığı, geniş düşünmeyi, hal hatır sormayı, başkalarını mutlu edebilme mutluluğunu tatmayı öğretememişim. Yazıklar olsun bana! Bunca yılımı boşuna mı harcadım dersin?
Her ne kadar uzun yazdıysam da sıkılmadan okuduğunu, sen okurken onun da yanında dinlediğini, heyecanlandığını, ama hiç etkilenmezmiş gibi görünmeye çalıştığını biliyorum.
İstersen yanıt yazmayabilirsin. Çünkü bunlar seni doğrudan ilgilendirmiyor. Öncesini ve sonrasını da birkaç yıl sonra çıkacak (Belki de hiç çıkmayacak) olan romanımdan okuyabilirsin.

21 Haziran 2009, 00.34

Yorumlar

Popüler Yayınlar