Acaba düşünmek de mi yormaz beni?


ACABA DÜŞÜNMEK DE Mİ YORMAZ BENİ

Merhaba…

Arada bir mektuplar yazacağımı söylemiştim. Güzel şeyler anlatmasam bile var olanı anlatmanın kayda geçmek olduğunu düşünerek yazıyorum.

Bu sabah kalktığımda dışarıdaki yağmur sesini duyduğumda ilk işim kuzeydeki sıra kayalara bakmak oldu. Yağmur ve sisin bileşimi gri bir görünüm kazandırmıştı kayalara. Evin saçaklarından ve oluklardan akan suların sesi ince bir tını oluşturuyordu.
Dünü anımsadım…
Dün sabah da yağmur atıştırmış ve sonra hafif bulutlu bir hava oluşmuştu.
Hani dün, “Bedensel olarak yorulmadığım için dolayı uykum gelmiyor dediğimde, “yürüyüş yap” önerisinde bulunmuştun. Ben de Kamışlıkol’a kadar gidip gelerek yürüyüş yapmaya karar verdim.
Köyün çıkışında sol yanda atılmış çöpleri görüm. Sağ yanda ise Vayloğun Tepe denen yerde çöp yığını göze çarpıyordu. Dereye indiğimde bir araba duruyordu sağ yanında. Dereyi geçip sola döndüm, bizim bahçeye girdim. 1983 yılında babamın toprağı hazırlamadan kayısı diktiği, iki kez bel fıtığı tehlikesi atlatmama neden olan, o günden bugüne verdiği meyvesi üç tonu bulmayan susuzda yetiştirdiğimiz kayısılardan birkaç ağaç kalmıştı.
Babam “Neden meyve vermezsiniz kaysılar?” diye şiir dile yazmıştı. Ben de şiiri yazı işleri müdürlüğünü yaptığım Malatya Yorum gazetesinde yayınlamıştım 1998 yılında.
Derenin yanındaki birkaç fındık ağacından birinde üç beş meyve vardı, alıp çantaya koydum. Biraz ileride de cevizlerden birkaç tane saldım. Armutlar daha yumuşamamıştı.
Yola çıkıp, sağa dönüm ve köye doğru geldiğim yolda ilerledim. Arkamdan bir araba sesi duydum, dönüp baktığımda komşularımızdan biri ve eşini gördüm arabada. Yanımda durdu, arabaya bindim, amcasının kızı da içinde idi. Sırık da vardı arabada. Belli ki ceviz çarpmadan geliyorlardı. Merhabalaştık, köye kadar sohbet ederek yolculuk yaptık. Büyük yangın olalı üç ay olduğunu ve fotoğraf çekmek istediğimi, ancak bulutlu olduğu için vazgeçtiğimi söyledim.
Hani, “yürüyüş yap” demiştin ya, ancak bu kadar oldu.
Peki, uykum geldi mi?
Hayır…
Yine geç saatlere kadar uyanık kaldım.
On yıl önce yazdığım bir mektubun dizelerini anımsadım.
“Ay harmanlamış, içine düşüyorsun. Gecenin üçü ve ben hala yazıyorum. Ağustosböcekleri, baykuşlar susmuş, Duyulmuyor artık tren düdükleri, korna sesleri. Kent derin uykuda, bir ben uyanık…”
Demek ki daha çok yürümek gerekiyor, daha çok yorulmalıyım…
Acaba düşünmek de mi yormaz beni?
Sanmıyorum…


Ne demişti Muammer Hacıoğlu “Duyduğum” şiirinde?


“Hiç kimse duyamaz duyduğumu
Duyduğum
Kafesteki kuşun duyduğudur”

(Genç Şairler Antolojisi, C. 3, s. 7, 1972)


Ve sen…
Asıl beni yoran senin acın…
Ne zaman hüzünlü yüzünü anımsasam içim kararıyor, kahroluyorum. “Neden bu kadar acılı duruyor? Neden bu kadar acılı bakıyor? Neden bu kadar üzgün?” bu kadar acılı yüzün altında neler yatıyor?” sorularını soruyorum kendi kendime, düşünmekten de kendimi alamıyorum.
Bunları düşünürken de yine yıllar öncesine, dönüyorum. Bir zamanlar mektubu kâğıda yazardık, allar, pullar gönderirdik. Kâğıt vardı, kâğıdın kokusu, rengi vardı. Şimdi sanal ortam her şeyi değiştirdi.
Hani daha önce sana Özlem’e yazdığım mektuptan bir bölüm yazmıştım ya…


“Mektup, arkadaş gibidir. Göremediğin, görüşmediğin, uzakta kaldığın annenin, babanın, kardeşin, eşin, dostun, sevdalının arkadaşın yazılı sesidir.
Ne kadar güzel cümlelerle, ne kadar güzel haberlerle karşılaşırsan o kadar mutlu olursun. Sanki de yanındadırlar.

(16 Mart 2001)


Yine de sana bazı konuları aktarmış, anlatmış oldum. Sana Ballıkaya’ı daha iyi anlatmak isterim ama yakın zamanda 33 yıl önce başladığım çalışmalar sonucunda tamamladığım “Yenilenen Köy Ballıkaya” kitabımı bastıracağımı düşündüğümden dolayı fazla üzerinde durmak istemiyorum.
Selam ve sevgilerimi iletiyor, sağlık, mutluluk dolu günler yaşamanı diliyorum. 


Süleyman ÖZEROL
5 Ekim 2015, Radikal Blog

Yorumlar

Popüler Yayınlar