Bana Gelen Mektuplar

Bana Gelen Mektuplar

Yirmi yıl önce bana gelen bazı mektupları kaydolması ve okunması için yayınlamaya kadar verdim. Yazan kişinin adı çok önemli değil, önemli olan içeriktir.
Bu mektuplarda genç birinin edebiyat ve müzik aşkı ile getiriliyor. Özellikle gençlere örnek olabilir diye düşündüm.

Değerli Hocam,

Öncelikle duvarları taştan öyle ki soğuk olan, çok yakacak kullanmama rağmen nankörlük yapıp beni öyle ki üşüten evimden, her davranışımı sinsice gözleyen, gece gündüz uyumayan, birçok sevimsiz suratlara mecburiyetimin verdiği yalnızlığımın, unutulmuşluğumun ve uzaklara atılmışlığımı yaşadığım köyümden her şeye inat sıcacık sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.
Yüzümde oluşan çizgileri düşünüyorum şimdilerde. Her bir çizgi farklı manaları barındırıyor her damarımda... Bir çizgi daha, beyinlerindeki fikirlerin, zihinlerindeki, ifadelerindeki yozluk...
Ben kendim olmak ve kendim gibi davranmak isterken sektelere uğramak bana göre değil. Ben susturulmamalıyım. Fikirde hür, duyguda hürüm. Benim ruhumun nakışlarıdır özgürlük, sevgi, hoşgörü... Yine de umutlarım var saklı... Saklı umutlarımı biriktirmeye devam edeceğim...
Bilmediğim zamanlara...
Belki bir gün...
Dilediğim gibi bir yaşama,
Dilediğim bir dünyaya,
Sevdiğim bir Pazar günü,
Gözlerimi farklı doğmuş bir güne açacağım.
Benim bir hikâyem var, sizi ortak etmek isterim. Bu dizeleri okuduğunuzda yüzümdeki çizgilerin en derin ve en uzununu, gizlisini görmüş olacaksınız belki...

9 Şubat 2006

Bazen olur da insanın içi sızlar, burulur ya işte öyle bir akşamdayım. Böyle bir ortamın efkârı daha ağır... Yollar iki gündür kapalı. Kar o kadar çok ki dizkapağı üstüne yakın. Olmayan elektrik, ısınmayan ev, suyu çekmeyen banyo, yerleri buz tutmuş bir mutfak...
Aslında bunlar daha iyi, başka şeyler düşündüğümde. Değerleri yüklediğim türkülerin içine yerleştirdiğim, yüreğimle sevdiklerime kavuşabilmemdeki imkânsızlıklar yanında olumsuz şartların ne önemi var ki?
Munzur ile Beydağlarının bir araya gelmesinde bile ihtimaller, imkânlar verilebilse bile vicdan, anlayış gereği, değerler gereği kendinizin ortaya koyduğu imkânsızlığın imkânsızlığı bile onurdur...

18 
Şubat 2006, Cumartesi

Süleyman Hocam,

Daha önce belirtmiştim, telefonda hiç mektup almamıştım. İlk defa sizden geldi. Önceleri şehir dışından babamın astsubay arkadaşları ve bazı öğretmen ve tayini çıkmış doktorlardan mektup gelirdi babama. Ailece çok heyecanlanırdık. Ö. ve ben, acaba ismimizi yazmışlar mı, bizden de bahsediliyor mu diye, mektupta ne yazıldığına değil de ismimize bakardık. Yaşımız 13-14’lü, belki biraz daha az olabilir. Çok fazla hatırlamıyorum.
Başımı yastığa koyarak yazıyorum. O nedenle yamuk gitmiş. Bu bir hafta beni inanılmaz yordu. İyi ki okul bugün tatile girdi. Yoksa bir gün daha dayanamazdım. Çok yoğunum, ders çalışıyorum, hem de derslere giriyorum. Bayağı yoğunluk yaşıyorum. Çok şeyler öğrendim, öğreniyorum. İyi ki kabul etmişim.
Hocam, bana izin çıkmadı. Çarşambaya kesin izin alırım gözüyle bakıyordum, müfettişin gelme durumundan dolayı bu kadar kaldım. Bir ara yollar da kapanmıştı. Gerçi kapanmasa yine de gidemiyordum. Cumaya, yani bugüne kesin giderim diye düşündüm, yine olmadı. Pazartesiye izin aldım. En azından b ir gün kalabileceğim.
Bazen gidebildiğimde Malatya’ya Kazım Hocamın yanına mutlaka uğruyoruz. O da bayağı yoğun. Bazen çalıp söylüyoruz. Bir türlü bağlamayı ciddi şekilde geliştiremedim. Evde çalışıyorum, ancak bu şekilde çok yetersiz.
Hayırlısıyla şu KPSS’den yüksek bir puan alsam, merkezleri isteyeceğim. Şansım varsa, köylere ya da beldelere değil de daha merkezi yerlere düşerim. Umarım her şey dilediğim gibi olur...
Saygı ve sevgilerimi gönderiyorum.
Mektubunuzu bekliyorum.

5 Nisan 2005 Salı

Değerli Hocam,

Bahar geldi de geçti. Şimdilerde yaz geldi, neredeyse de geçiyor, dizelerim yetişmekte gecikti. Neden mi? Yok bir bahanem… Yalnızca duran dünya…
Diyeceksiniz ki; “Dünya her şeye karşın döner, yaşam da akıp gider. Bak savaşlar, depremler oluyor, insanlar ölüyor, ağlayan haykıran insan sesleri yankılanarak dünyaya çarpıyor, dünya da her zamanki gibi dönmesini sürdürüyor.” Sözler yetersiz…
Güzelim bahar gelmişti dağlara, toprağa; yeşile sarıya, kırmızıya, mora bürünmüş renklere dönemeyen solgun yüzümdeki belirsizliklerle birlikte her şeye, herkese, sevgiliye küskünlüğüm, sırt dönmüşlüğüm… Sevgilinin tezene vuruşlarında aradığım tavrı, tınısını aradığım seslerdeki korkunç yabancılık, bazen ekmek, bazen öfke, hırs, bazen de sevda kokan elleri, sazının gövdesine yansıyan sert bakışları… Bazın de bir çocuğun masum yanaklarına dokunurcasına sıcaklığı…
Şarap kokan bir Çarşambanın bitimine yakın gelen zaman hayallerimi yıkmaya kararlıyken, ben de arta kalanları taşırım. Keskin bir uyku için gözlerimi tavana dikenken koyu karanlıklar üstünde sevdiklerim birer birer yıldız olur, her bir yıldızı izlemeye koyulan gözlerim yavaşça kapanmaya başlar. Düşte hayaller gerçeğe durur, dileklerim bir bir olur.
Şafak sökerken gözlerim istemeyerek açılır, büyü bozulur, sevdiklerim beni yine terk eder, yüzüm gerçeğe döner.
Yaşamı tanımlamaya çalışırım…
Yaşam nedir?
Yaşam; nefes alabilmektir, bazen sıcak bir ekmektir, dağ kekiği kokusudur, bazen sevgilinin sevgi dolu bakışlarıdır, bazen burulan yürektir, kaybetmektir. Bazın sıcak bir sarılıştır, sevmektir… Oysaki yaşamı tanımlarken herkes kocaman harflerle, “savaşmaktır” biçiminde kalıplaştırmış. Sürekli kan kaybedişimiz bundan mıdır?
Yaşam; ne zaman sonlandırılacağı belli olmayan bir armağan… Mademki bir gün son bulacak, o halde neden en güzel cümleler kurmayalım tanımlarken?
Duran dünyamızdaki donuk yaşama neden, yetersiz olan sözlere çok az sayıda bir neden de hoyratça incitilen yüreklimiz.
Türkü güzelliğinde, türkü saflığında sevgiyle, dostlukla, kardeşlikle yaşıyor, umut ediyorken, değerler çevresinde el ele tutuşarak zincir olmuşken çoğunluk, yaşanası dünyamızı çoktan kirletmeye başlamış. Kendi değerler ve doğrularımızla hareket ederken bir yerlerde reddedilmişiz, dışlanmışız. Kardeşçe uzattığımız ellere karşın bir yerlerde kötülenmişiz. Sevgiyle dokunduğumuz her yürekte hainlik sezmişiz. Kangren olmuş, karmaşık, tatminsiz, tahammülsüz, sınırlayıcı bir toplumla kuşatılmışız…

9 Mayıs 2006

Yorumlar

Popüler Yayınlar