“Geçilmez” Denilen Çanakkale'yi Simgeleyen Andacın
“Geçilmez” Denilen Çanakkale'yi Simgeleyen Andacın
Merhaba,
Tekdüzelik
insanı usandırır, mutlaka değişiklik yapmak gerekir. İşte bu değişikliklerin
yanında zaman zaman da yaşamımızda duraksamaların olması kaçınılmazdır. Sana
yazmakta gecikmemin nedeni ise duraksamadan değil, oldukça yoğun çalışmamdan
kaynaklanıyor. Her ne kadar yılın yarısını Ankara’da, diğer yarısını köyüm
Ballıkaya’da geçirsem de dünyaya daha çok Malatya penceresinden baktığımı,
bazen ise köyüme odaklandığımı biliyorsun.
Aynı
anda 4-5 kitap çalışmasını birlikte sürdürmek, yirminin üzerinde site ile ilgilenmek,
yedi dernek üyeliği, günlük tutmak, öğrencilere ve araştırmacılara yardımcı
olmak ve daha pek çok uğraşı yanında günlük yaşamın her alanında bulunmak gibi
bir konumda olarak geç yazdığım için bağışlayacağını biliyorum.
8
Mart 17 günü, Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle Malatya Sivil Toplum
Örgütleri Birliği’nde (MASTÖB) ve Çankaya Belediyesi Galeri Kara’da etkinliklere
katıldım.
MASTÖB'de
saat 13.00''te başlayan toplantıda, İlayda Aydoğdu'ya bağlamam ile eşlik ettim.
Saat 18.30’da Sanatçı Kadınlar Derneği'nin Galeri Kara’da “Kırık Siyah” adlı
resim sergisinin açılışına katıldım. Akşam evde iki etkinliğin, haberini
birlikte hazırladım ve Malatya Söz Gazetesi'nde yayınlanmak üzere gönderdim.
Bu
yazma işlerini yaparken, çalışma masamda karşımda duran andacına gözüm takıldı.
Hani bir Nisan günü, “Beni anımsarsınız gördükçe” diyerek bir andaç bırakmıştın
ya; sırtında neredeyse kendisi kadar top mermisi taşıyan, beline hafifçe eğmiş,
öne doğru yürür gibi duran, yedi düveli dize getiren Mehmetçiği ve hemen
yanında şu “geçirmez” denilen Çanakkale'yi simgeleyen kalemlik; her gün seni
anımsatma görevini yerine getiriyor sanki. Çok sayıda kalemi barındıran
haznesinin üzerinde de iki dize var:
“Dur
yolcu, bir bilmeden gelip bastığın
Bu
toprak bir devrin battığı yerdir”
Necmettin
Halil Onan’ın dizelerinde dile getirilen ve geçilmez olan boğazda nice canlar
yok olmuş, nice kanlar dökülmüş…
1989
yılı Şubatında Ballıkaya’da halk kültürü derlemeleri yaparken ebem (babaannem),
büyük dedemin (babasının) ve iki kardeşinin seferberliğe gidişini ve üçünün de
dönmediğini anlatmıştı. Babasının yola çıkışını anlatırken, “Ayağında çarığı
yoktu giyecek, komşudan ödünç olarak savaşa gitti, su yolağına kadar ardından ağladım”
demiş ve gözlerinden yaşlar boşanmıştı. Ben ise, erkekliğe bok sürmemek için
ancak içten ağlayabilmiştim.
Büyük
dedem gibi gidip de dönmeyenlerin yüzü suyu hürmetine yaşadığımız ülkemizde
vatan millet Sakarya edebiyatlarını okudukça ebemin anlatımını ve de Orhan
Veli’yi anımsarım hep…
“Neler
yapmadık şu vatan için!
Kimimiz
öldük;
Kimimiz
nutuk söyledik.”
Sonra
birileri beni vatan haini ilan edebilir diye de düşünüyorum. O zaman da Nazım
Hikmet aklıma geliyor…
“Vatan,
kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
Ben
vatan hainiyim. “
Her
yirmi dört saatimin hemen yarısı süresinde karşımda o heybetli duruşu ile andacını
hem de kullandığım teknoloji harikasına (bilgisayar) anahtarı yaptığım
adınla, duyumsamasan da hep belleğimdesin. Kendimce mühürledim içime adını...
Arada
bir “merhaba” deyişin belki de fark yaratıyor. Anımsamamı yineliyor belki de…
Bazen
yazdıklarını okudukça düşünüyorum. İçindeki fırtına dinerse, ne kadar büyük bir
boşluk olur acaba? Kâhin değilim ama yaşamının daha güzel devam edeceği
gerçeğini biliyorum.
İçten
sevgilerimle…



Yorumlar
Yorum Gönder